Buradasınız: Anasayfa / Sözlük / Edebiyatta Abdal Nedir

Edebiyatta Abdal Nedir

Sponsor Bağlantılar

Edebiyat Adlı Abdal Ne Demektir Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Mevcut bilgilere göre abdal tâbiri, büyük bir ihtimalle XII-XIV. yüzyıllardan başlayarak İran’da yazılmış olan edebî metinlerde “Derviş” mâna­sında kullanılmıştır. XIV. yüzyılda İran sahasında abdal tâbiri ile. Kalenderlerde benzeyen serseri dervişler kastediliyor­du. XV. yüzyıl metinlerinde ise, kelime­nin “Meczup, divane” mânasına geldiği görülmektedir. Abdal, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda daha ziyade “Serseri” ve “Di­lenci derviş” mânasında kullanılmıştır.

Abdal tâbiri. Anadolu Türkleri arasında İran’dan daha çok yaygındır. XIV. yüzyı­la ait edebî vesikalardan anlaşıldığına göre, bu yüzyılın başlarından itibaren Anadolu’da abdal lakaplı dervişlerin ço­ğaldığı görülmektedir. Abdal Musa’da olduğu gibi abdal lakabı bazan ismin başına. Kumral Abdal’da olduğu gibi bazan da sonuna gelmektedir. XV. yüz­yıl başlarında yazılmış olan Kırk Vezir Hikâyesinde, “Serseri derviş” mâna­sında abdallardan bahsedildiği gibi. eş anlamlı olarak ışık kelimesi de kullanıl­maktadır. Aynı yüzyıl sonlarına ait baş­ka bir eserde ise abdal, “Torlak” karşılı­ğı olarak kullanılmıştır. Abdal tâbirinin daha sonraları “Kalender” veya “Haydarî” yerine de kullanıldığı görülmektedir. XVIII. yüzyılda ise bu tâbir önemini kay­betmiştir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğunun kuruluşundan sonra Yeseviyye ve Kalenderiyye gibi tarikatlarla Türkmen kabileleri arasındaki Alevî-Bâtınî cere­yanların ve diğer birtakım karışık akîdelerin kısmen millî, kısmen mahallî bazı an’anelerin de tesiriyle, XIII. yüzyıl­da Anadolu’da Babaîlik adı altında siya­sî ve sosyal bir isyan hareketine sebep oldukları tarihî bir vakıadır. Fuad Köprülü’ye göre, Anadolu abdalları (abdalân-ı Rûm) da Babaîlik cereyanının daha sonraki görünüşünden başka bir şey değildir. Anadolu abdalları. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, gaziler (veya alperenler). ahiler ve bâciyân-ı Rûm ile birlikte büyük hizmetleri görülen dör­düncü sosyal zümredir. Abdalân-ı Rûm. Âşıkpaşazâde’nin sözünü ettiği heterodoks (Râfizı) dervişlerdir. XIV. ve XV. yüzyıllarda başka adlar ile de zikredil­mekle beraber, daha çok abdal ismi ile anılan, akîdeleri bozuk serseri dervişle­rin halk arasında büyük ün kazandıkları görülmektedir. Şair Vahidî, 1522’de ta­mamladığı Hâce-i Cihan ve Netîce-i Can adlı eserinde Anadolu abdallarını. Kalenderler ile Haydarîler arasında mü­him ve ayrı bir zümre olarak göster­miştir. Onun verdiği bilgiye göre bunlar sırtlarında bir tennure, âdeta yarı çıp­lak dolaşır, yalınayak ve başları açık ge­zerlerdi. Bellerinde yün örgü bir kuşak, omuzlarında Ebû Müslim nacağı, elle­rinde Baba Sücâ’ çomağı, kav, çakmak ve iki cür’adân, tahtadan bir sarı kaşık ve keşkül vardı. Vücutlarında yanık yer­leri, dövme zülfikar resimleri veya Hz. Ali’nin ismi, pazulannda yılan şekillen yer alır. ellerinde tef, kudüm, boynuz gibi mûsiki âletleri bulunurdu. Osman Baba’yı ve Baba Şücâ’ı tarikatın büyük­leri olarak tanırlar, muharrem ayında Kerbelâ şehitlerinin matemini tutarlar­dı. Sakallan, kaşları traş edilmiş olan bu zümre mensupları şeriat hükümleri­ne uymamakla kalmayıp şeriat ehline de düşmanlık gösterirlerdi.

Abdalların Anadolu’daki en mühim merkezleri Seyyid Gazi Tekkesi idi. Ni­tekim LatîfTnin çeşitli kayıtlan, Seyyid Gazi Dergâhı’nın abdalların merkezi ol­duğunu açıkça gösterdiği gibi. Âşık Çelebi’nin şair Yetîmî hakkındaki başka bir kaydı da aynı hususu doğrulamak­tadır. Kanunî Süleyman İran seferinden döndükten sonra. 1556-58 yılları ara­sında Seyyid Gazi Tekkesi’ni abdallar­dan temizletmiş, bunlardan bazıları Kü­tahya Kalesi’nde hapsedilmiş, bir kısmı etrafa dağılmış, ancak “sünnet ehli” ol­duklarına halk tarafından şahitlik edi­lenler serbest bırakılmışlardı. Bununla birlikte 1572den itibaren, önce bazı tâ­vizler vererek tekrar Seyyid Gazi Tekkesi’ne yerleşmeye başlayan bu abdallar, zamanla çoğalarak eskiden olduğu gibi kendi âdet ve yaşayışlarını burada da sürdürmüşlerdir. Bektaşîliğin kuvvet­lenmesi üzerine, XVI. yüzyılın ortaların­dan sonra abdalların Hacı Bektaşi bü­yük bir veli olarak tanıdıkları görülmek­tedir.
Kâtip Çelebi’nin Seyyid Gazi Tekkesi’nde Bektaşî abdallarının oturduğunu kaydetmesi. Ankara’da Kayaş civarında Hüseyin Gazi Tekkesi ile Yâkub Tekkesi’nin abdallara mahsus olduğunu be­lirtmesi. Evliya Çelebi’nin de hem Sey­yid Gazi. hem de Hüseyin Gazi tekkele­rini Bektaşî tekkeleri olarak gösterme­si. Bektaşîliğin XVII. yüzyılda diğer birçok Rafızî zümreleri ile birlikte ab­dalları da içine aldığına en büyük delil­dir. XVIII. yüzyılda ise Bektaşî abdalları tâbirinin yayıldığı, abdal tâbirinin Bek­taşî kelimesinin eş anlamlısı olarak kul­lanıldığı, eski abdal türbe ve tekkeleri­nin Bektâşîler tarafından ele geçirildiği görülmektedir.

Böyle olmasına rağmen, yani XVII. ve XVIII. yüzyıllarda abdal zümrelerinin Bektaşîlik içinde eritilerek temsil olunmasından sonra da abdal topluluklarından bir kısmının, şehir Bektaşîliğine karışmayarak köylerde yaşayan heterodoks Alevî zümreleriyle birleştiği anlaşılmaktadır. Üçüncü bir kısmın ise “Secte” (cemaat) halinde Anadolu’nun çeşitli sahalarında köyler kurarak yerleştiği, nihayet dördüncü bir bölümün de kızılbaş obaları tarzın­da göçebe olarak yaşadığı tahmin edil­mektedir.

Abdal kelimesi, bazı kavmî zümrelere ve bazı yerlere isim olması dolayısıyla etnoloji ve toponimi bakımlarından da çok önemlidir. Kâtip Çelebi Cihannümd’da XV. yüzyıl başlarında İzmit civa­rında bir Kemer Abdal mezraası bulun­duğunu. XVII. yüzyılda da Canik’te bir Abdal köyünün mevcut olduğunu kay­deder. Günümüzde de Ankara, Tokat, Çorum, Denizli, Diyarbakır. Samsun, Si­nop, Sivas, Trabzon, Gaziantep. Kasta­monu. Kayseri, Giresun, Mersin, Mani­sa, Malatya, Van ve Yozgat illeri sınırla­rı içinde abdal adını taşıyan köyler bu­lunmaktadır.

Anadolu’da bugün de kendilerine ab­dal adını veren ve daha çok göçebe ola­rak yaşayan zümrelere Denizli, Dinar, Sivas, Amasya, Çorum, Osmancık, İski­lip, Merzifon, Mecitözü, Havza. Konya, Karaman. Mut ve Elmalı taraflarında rastlanmaktadır. Anadolu’daki abdal­lardan bir kısmının XX. yüzyılın ilk yarı­sında bile derviş kıyafetine girerek ser­seri zümreler halinde dilendikleri, bir­çoğunun ise çalgıcılık, türkücülük ve hi­kâyecilikle uğraştıkları, özellikle Kö-roğlu hikâyeleri anlatmakla ün kazan­dıkları bilinmektedir. Bir kısım abdalla­rın kazancılık, demircilik, sepetçilik gibi işlerle meşgul olmaları yüzünden bun­lara çingenelik bile İsnat edilmiştir. Anadolu’daki abdallara daha çok Alevî sahalarında rastlanması, bunlardan bü­yük bir kısmının Alevî olduğunu gösterir.
Abdal topluluklarına Anadolu’nun dı­şında da çeşitli sahalarda rastlanmak­tadır. Meselâ Sovyet Azerbaycanı’nda Abdal isimli bir köyün varlığı ve bu kö­yün âşıklar yetiştirmek suretiyle ün ka­zandığı bilindiği gibi. Safevîler devrinde İranda yaşayan Şamlu kabilesinin oy­makları arasında Abdallu oymağının bulunduğu da tarihî kayıtlardan anlaşıl­maktadır.

Şam taraflarından İran’a ge­len bu kızılbaş Abdallu oymağının, XVII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan Abdallu oymağı ile münasebeti olduğu da ko­layca düşünülebilir. Diğer taraftan Ha­zar ötesinde oturan Türkmen kabileleri arasında da abdal adını taşıyan bir ka­bileye tesadüf edildiğini P. Nebelson ve Galkin’den öğrenmekteyiz. XVI. yüzyılda Afganistan’da da Kandehar civarında yaşayan Abdal veya Abdâlî adlı bir kabi­le görülüyor ki bunların çok eskiden be­ri orada yaşadıklarından şüphe edile­mez. Fuad Köprülü’nün tahminine göre, bu Afgan abdalları veya başka bir tâbirle Abdâlî Dürrânîler, tıpkı Kalaçlar gibi, Eftalit Devleti’ni kurmuş olan Türkler’in soyundan gelmektedir. Ama bu Eftalit bakiyesi Türkler, zamanla dil­lerini kaybederek Afganlaşmışlardır. İlk defa F. Grenard Doğu Türkistan’da da Abdal adı altında yaşayan bir etnik zümrenin varlığından söz ederek Keria yakınlarında elli, Şençen civarında ise yedi-sekiz evin bunlara ait olduğunu bildirmektedir. Daha sonra ünlü Sinolog P. Pelliot da aynı bölgenin Paynâp kö­yünde yaşayan abdallar hakkında bir araştırma yayımlamıştır.

Milâttan sonra V. ve VI. yüzyıllarda Orta Asya tarihinde önemli bir rol oyna­mış olan Eftalit veya Akhun diye bilinen kavmin adının da aslında Abdal veya Aptal olduğu iddiası kolaylıkla reddedi­lemez. Nitekim bugünkü Yakutça’da er­kek samanların lakabı olarak kullanılan abidal kelimesi de bu hususu doğrular mahiyettedir.
Abdalların çingenelerle, konuştukları dilin de Çingenece ile bir ilgisi yoktur. Ahmet Caferoğlu da abdalların gizli dili ile Çingene ve Elekçi dilleri arasında hiçbir münasebet olmadığını söylediği gibi, abdalların gizli dilinde yer alan ke­limelerin dar bir sahaya değil, Filistin. Suriye ve Orta Asya abdallarının diline de şâmil olduğunu ileri sürmektedir. Caferoğlu’na göre, bu gizli dilden bir­çok kelimeler çingeneler tarafından da benimsenmiştir. [282]

Bibliyografya

Abdallar hakkında bugüne kadar müstakil bir monografi yazılmamış olduğu için, bu mad­dedeki ana fikirler, Fuad Köprülü’nün Türk Halk Edebiyatı Ansiktopedisi’ndelü “Abdal” maddesinden [283] faydala­nılarak kaleme alınmıştır. Adı geçen maddenin metin ve bibliyografyası konuyla ilgilenenler için vazgeçilmez bir kaynaktır. Bununla birlikte ABDAL maddesiyle ilgili henüz açıklığa kavuş­muş olan bazı hususlar, ansiklopedi ölçüsü içinde aydınlatılmaya çalışılmıştır.

Babâîler ile Abdallar arasındaki ilgi dolayısıy­la Ahmet Yaşar Ocak’ın XIII. yüzyılda Anado­lu’da Baba Resüt (Babaîter) İsyanı ue Anado­lu’nun İslâmlaşma Tarihindeki Yeri [284] adlı monografisine; Abdallarla Baba Şücâ’ arasındaki münasebet için ise. Orhan F. Köp­rülü’nün, “Velâyetnâme-i Şeyh Şücaüddin” [285] ile Şükrü Elçİn’in “Bir Şeyh Şücaüddin Baba Velâyetnâmesi” [286] makalelerine bakılmalıdır. Af­ganistan’daki Abdâlîler hakkında yeni bibliyog­rafik bilgiler için L. Lockhart’ın Encyclopaedia of İslam’daki “Abdalı” maddesi incelenmelidir II, 95, okuyucuya kolaylık sağlamak üzere ko­nu ile ilgili diğer kaynak, araştırma ve referans­lara aşağıdaki bibliyografyada yer verilmiştir:
1- Vahidî. Hâce-i Cihan ve Netice-i Cân, Süleymaniye Ktp., Halet Efendi, nr. 242;
2- Devletşah, Tezkiretü’ş-şucarâ’ fnşr. E. Browne), Leiden 1901.
3- Lâmiî. Nefehât Tercümesi, İstan­bul 1289.
4- F. Babinger. Die Geschichtsschreiber der Osmanen und İhre Werke, Leipzig 1927.
5- Âşık Çelebi. Me-şâirü’ş-şuarâ (nşr. G. M Meredith Owens), London 1971.
6- Latîfî. Tezkire, s. 131 vd.
7- İskender Münşî, Târihi Alemârâyı ‘Ab­basî, Tahran 1313-14 hş., 111/3.
8- Nergisi. Hamse, Bulak 1255.
9- Kâtip Çelebi. Cihannümâ, İstanbul 1145.
10- Evliya Çelebi. Seyahatname, II. 425; l!l, 16 vd.;
11- Sakıp Dede. Sefine, Kahire 1283.
12- Şeyh Gâlib. Diuan, Bulak 1252.
13- Esad Efendi, Üss-i Zafer, İstanbul 1293.
14- Rızâ Kulr Han Hidâyet. Rİyâzü’t-‘arifin. Tahran 1305.
15- M. Beiletete. Contes Turcs en langue turque extrait du roman intitule, /es Quarante Vizirs, Paris 1812.
16- P. Nebelson, Oçerki Voljiskago riizauya |Aşağı Volga’nın Tavsifi 1, Petersburg 1852, s. 128 vd., 133;
17- Galkin. Etnografiçeskiye i istoriçeskiye matariale po Sredney Azili Orenburgskomu Krayee Orta Asya ve Orenburg Vilâyeti Hakkında Etnografik ve Tarihî Maddeleri, Petersburg 1869.
18- F. Grenard, Le Turkestan et le Tibet I. L. Dutreuil de Rhins, Mission scientifique dan l’Asie Central. 1890-95, Paris 1898.
19- Pekarsky. Yakut Lügati, Petrograd 1917-30.
20- M. Fuad Köprülü. Osmanlı İmparatorluğunun Kurutuşu (bazı ilâveler ve indekslerle neşreden Orhan F. Köprülü), İstan­bul 1981.
21- P. Pelliot. “Les Âbdâl de Painop”, JA, IX (1907).
22- Ahmet Re­fik, “Fatih Zamanında Koca III ”, TTEM, 1/78 (1340).
23- Ahmet Re­fik, “Osmanlı Devrinde Râfizîlik ve Bektaşîlik”, DEFM, Kl2 (1932).
24- Ahmet Caferoğlu, “Anadolu Abdallarının Gizli Dillerinden Bir İki Örnek”, Fuad Köp­rülü Armağanı, İstanbul 1953. [287] Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Tasavvufta Abdal Nedir Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top