Buradasınız: Anasayfa / Sözlük / Abdullah bin Mesud Kimdir? Hakkında bilgi

Abdullah bin Mesud Kimdir? Hakkında bilgi

Sponsor Bağlantılar

ABDULLAH b. MES’ÛD Hakkında Ansiklopedik Bilgi

Ebü Abdirrahmân Abdullah b. Mes’ûd b. Gafil b. Habîb el-Hüzelî (ö. 32/652-53) İlk müslümanlardan ve aşere-i mübeşşere’den biri, Küfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin kurucusu.

Ailesi ve İslâm’dan önceki hayatı hak­kında fazla bilgi yoktur. Babası, Abdul­lah b. Haris b. Zühre’nin halîfi idi (ye­minli, muâhid). Bu sebeple o da Benî Zühre’nin halîfi olarak tanınmıştır. Fa­kir bir ailenin çocuğu olduğu için İslâ­miyet’e girmeden önce pek tanınmayan Abdullah b. Mes’ûd, çocukluğunda Ukbe b. Ebû Muayt’ın sürülerine çobanlık yaptı. Hz. Hatice ve Ali’den sonra İslâmiyet’i kabul eden üçüncü kişi oldu­ğu söyleniyorsa da bizzat kendisi, altın­cı müslüman olmaktan şeref duyduğu­nu belirtmektedir. Onun yeni dine giri­şini, koyun sürülerini otlattığı bir sırada Hz. Peygamberle aralarında geçen ola­ğan üstü bir hadiseye bağlayan haber­ler yanında, Peygamber’in Erkam’ın evi­ne yerleşmesinden veya Hz. Ömer’in İslâm’a girmesinden önce müslüman olduğuna dair rivayetler de vardır. Ab­dullah’ın annesi Ümmü Abd bint Abdü-ved ve kardeşi Ukbe de ilk müslümanlardandır. Babası hakkında fazla bir şey bilinmediği için kendisine sahâbî b. sahâbiyye dendiği gibi, yine annesine nisbetle İbn Ümmi Abd diye de anılmıştır. Müslüman olduktan sonra, azılı İslâm düşmanlarından biri olan Ukbe b. Ebû Muayt’ın yanından ayrıldı ve kendini di­ne ve Hz. Peygamber’in hizmetine adadı.

Mekke’de diğer müslümanlarla bir­likte o da müşriklerin eziyet ve işkence­lerine mâruz kaldı ve bundan kurtulmak için Habeşistan hicretlerine katıldı. Müşriklerden korkmadan ve onlardan gelecek baskılara aldırmadan, Hz. Peygamber’den sonra Kabe’de aşikâre Kur’an okuyan ilk sahâbî olan Abdullah b. Mes’ûd, aynı zamanda Medine’ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Medi­ne’de Resûlullah onunla Zübeyr b. Avvâm ve Muâz b. Cebel arasında muâhât kurdu. Kaynaklar onun Hz. Pey­gamber zamanındaki bütün savaşlara katıldığını bildirmektedir. Bedir’de sa­vaştan bir önceki gece keşif kolunda görev aldı ve savaş sırasında yaralı ola­rak bulduğu Ebû Cehil’i öldürdü. Hz. Peygamber, ümmetin Firavun’u diye va­sıflandırdığı Ebû Cehil’in öldürülmesin­den dolayı Allah’a hamdederek Abdul­lah’ı övmüş ve Ebû Cehil’in kılıcını ona vermiştir.

Medine’de Mescid-i Nebi’nin arka ta­rafında Abdullah’a annesiyle birlikte oturacakları bir ev ayrıldı, ayrıca kendi­lerine Resûlullah’m evine rahatça girip çıkmaları için izin verildi. Hatta bu ya­kın münasebet sebebiyle yabancılar on­ları Peygamber ailesinden sanırdı. Ken­disini Resûlullah’in hizmetine adamış olan Abdullah, Hz. Peygamber bir yere gitmek istediği zaman ayakkabılarını çevirip hazırlar, yolda önünde yürür, yı­kanırken perde tutar ve uykuda iken İbadet için uyandırırdı. Bir yere otur­duklarında ayakkabılarını çıkarır, mu­hafaza ederdi. Güzel sesliydi ve çok güzel Kur’an okurdu. Sahabe arasında ahlâk ve yaşayışı bakımından Resülullah’a en çok benzeyen bir kimse olarak kabul edilirdi. Hz. Peygamber’in hayat tarzını, kıyafetini, ahlâk ve tavırlarını örnek almada son derece gayret göste­rirdi. Bir yandan Hz. Peygamberin özel hizmetinde bulunurken diğer yandan da yeni müslüman olanlara İslâmiyet’i öğretirdi. Abdullah, Uhud Savaşı’nda bir ara ortaya çıkan panik sırasında Peygamber’in yanından ayrılmayan birkaç kişiden biridir. Hz. Peygamber’in vefa­tından sonra meydana gelen ridde olaylarında Medine’nin savunulması ve stratejik noktalarının korunması mak­sadıyla, Halife Ebû Bekir tarafından seçilenler arasında o da yer almıştır.
İbn Mes’ûd. Hz. Ömer tarafından Kü­fe kadılığı ve beytülmât idaresi ile gö­revlendirildi. Daha sonra Şureyh’in kadı olarak tayin edilmesi üzerine yalnızca beytülmâlle ilgili görevini sürdürdü. Ömer şehid edilince Medine’ye döndü ve bir süre orada kaldıktan sonra Hali­fe Osman tarafından Küfe’deki eski gö­revine iade edildi. Bundan dolayı, A. J. Wensinck’in Abdullah b. Mes’ûd’un idarî işlerden anlamadığına dair iddiası [115] herhangi bir esasa dayanma­maktadır. Onun anlayış ve kabiliyeti ko­nusunda, Resûlullah’ın bir münasebetle söylediği şu söz de yeterli bir delil teş­kil eder: “Eğer onlara danışmadan bir emîr (yönetici) tayin etseydim, İbn Ümmü Abd’i tayin ederdim” [116] Ayrıca Hz. Ömer’in Şamlı-lar’a daha çok hediye vererek onları kendilerinden üstün tuttuğunu söyleyen Kûfelilere, İbn Mes’ûd’u Kûfe’de görevlendirmek suretiyle de onları şe­reflendirdiğini ifade etmesi [117], onun bir yönetici olarak halife nezdindeki de­ğerini gösterir.

Hz. Ömer’in Küfe valisi olan Ammâr b. Yâsir ve Hz. Osman za­manında aynı yerin valisi olan Sa’d b. Ebû Vakkas gibi büyük sahâbîlerle bazı konularda görüş ayrılığına düşmesi so­nucu, adı geçen valiler görevden alınır­ken İbn Mes’ûd’un uzun bir müddet gö­revde bırakılması, VVensinck’in iddiası­nın yersiz ve tutarsız olduğunun bir başka delili sayılmalıdır. Küfe’de resmî vazifesi yanında ilmî faaliyeti ve yetiş­tirdiği talebeler vasıtasıyla Küfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin de temellerini atmış bulunan Abdullah b. Mes’üd, da­ha sonra Hz. Osman tarafından Medi­ne’ye çağrıldı. Fakat İbn Mes’üd, halife­nin Ebû Zerr’i Rebeze’ye mecburî ika­mete göndermesi ve resmî Mushafa muhalif olur endişesiyle bazı şahısların elinde bulunan Mushaflar’ın yakılmasını emretmesi gibi sebeplerle halifeye kır­gındı. Kûfeliler onu koruyacaklarını vaad ederek ayrılmamasını istedikleri hal­de, ortaya çıkacak fitnelerin kendisi yüzünden başlamasını arzu etmediğini belirterek görevine son veren Osman’ın emrine uydu ve Medine’ye döndü. Me­dine’de bir süre kaldıktan sonra hasta­landı ve altmış yaşını geçmiş olarak ve­fat etti. Cenaze namazı Hz. Osman veya Ammâr tarafından kıldırıldı ve Bakî’ Mezarlığı’na defnedildi. J. C. Vadet’in İbn Kesîr ve İbn Hacer’e dayanarak İbn Mes’ûd’un Kûfe’de vefat ettiğine dair verdiği bilgi [118] yanlış­tır. Zira bu kaynakların her ikisi de İbn Mes’üd’un Medine’de vefat ettiğine da­ir olan rivayeti benimsemişlerdir.

Kaynakların belirttiğine göre Abdul­lah b. Mes’ûd kısa boylu, zayıf ve esmer bir kimse idi. Son derece mütevazi bir kişiliğe sahipti. Saçlarını uzatır, temiz ve güzel giyinmeyi severdi. Süründüğü güzel kokularla karanlık gecede bile ta­nınırdı. Rayta ve Zeyneb adlarında iki hanımı [120], Abdurrahman, Utbe ve Ebû Ubeyde adların­da üç oğlunun olduğu bilinmektedir. Daha çocuk sahibi olmadan Hz. Pey­gamber kendisine Ebû Abdurrahman künyesini vermiş ve oğlu olduğunda adını Abdurrahman koymuştur. Abdul­lah b. Mes’ûd’un hizmetlerini ve büyük­lüğünü, onun siyasî ve idarî alandaki fa­aliyetinden çok, İslâmi ilimlerin kurulu­şundaki öncülüğünde aramak gerekir.

Hadis İlmindeki Yeri
İbn Mes’ûd, gerek ilk dönemde Müs­lümanlığı kabul edişi, gerekse Hz. Pey-gamber’le olan yakın münasebeti sebe­biyle ondan birçok hadis duymuş ve ri­vayet etmiştir. Ayrıca Hz. Ömer, Osman, Ali ve diğer sahâbîler vasıtasıyla rivayet ettiği hadisler de vardır. Kendisinden de Ebû Mûsâ el-Eş’arî, İbn Abbas, İmrân b. Husayn, Câbir b. Abdullah, Enes b. Mâlik gibi birçok sahâbî ile Alkame b. Kays. Mesrûk, Esved b. Yezîd, Abîde es-Selmânî. Amr b. Surahbil, Haris b. Kays vb. büyük tabiiler rivayette bulun­muşlardır. Ondan gelen 848 kadar hadisin büyük bir kısmını bizzat Resülul-lah’tan rivayet etmiştir: bunların çoğu­nu Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i ve Tirmizi’nin Sünen’inde bulmak müm­kündür. Buhâri İle Müslim, İbn Mes’ûd’­un 64 hadisini ittifakla Şalih’lerine al­mışlardır. Ayrıca Buharı 21, Müslim ise 35 hadisini müstakil olarak almıştır. Buna göre Buhârî onun rivayet ettiği 85 hadise, Müslim de 99 hadise Şahîh’inde yer vermiştir. İlk zamanlar hadis­lerin yazılmasına taraftar olmayan İbn Mes’ûd, hadis rivayetinde son derece titizlik göstermiştir.

J. C. Vadet, Abdullah b. Mes’ûd’un hadis ilmindeki yerini ele alırken, hadis rivayeti konusunda Küfe muhitinin ona sadık kaldığını, buna karşılık diğer şe­hirlerdeki muhaddislerin, Ehl-i sünnet nazarında adının lekelenmesi sebebiyle, ondan istifadeyi düşünmediklerini be­lirterek İbn Mes’ûd’u şüpheli bir şahsi­yet olarak gösterir. Ancak bu, gerçeği saptırmaktan başka bir şey değildir. Ondan hadis rivayet edenler arasında her bölgeden âlimler bulunmakla birlik­te, uzun süre kaldığı ve ders verdiği Küfe ve civarında talebe ve râvilerinin çok oluşu tabiidir. Onun Şîa taraftan olduğunu ima eden J. C. Vadet’in bu iddiasının tutarsızlığı aşağıda gösteril­miştir. [122]

Kur’an İlimlerindeki Yeri.
İbn Mes’ûd Irak tefsir mektebinin temelini atarak Kur’an ilimlerine de önemli hizmetler yapmıştır. İrak mek­tebi fıkıhta olduğu gibi tefsirde de re’ye önem vermiş ve bu ilimleri daha sonraki nesillere aktaran birçok değerli âlim yetiştirmiştir. Onun ilmi, doğrudan Hz. Peygamber’e dayanmaktaydı. Resûlullah, sesi güzel olan İbn Mes’ûd’un Kur’an okuyuşunu zevkle dinlerdi. O, sahabe arasındaki Kur’an hafızlarının önde gelenlerinden biriydi ve bizzat be­lirttiğine göre yetmişden fazla süreyi Peygamber’in kendisinden öğrenmişti. [123] Ken­disinin topladığı ve adına izafe edilen bir Mushaf nüshası vardır. Bu nüsha­nın. Halife Ebû Bekir tarafından bir araya getirilip Osman tarafından çoğal­tılan resmî Mushaf’tan ayrıldığı belli başlı noktalar, sûrelerin tertibi, bazı ke­limelerin imlâsı ve yer yer tefsir kabilin­den ilâvelerin bulunması gibi hususlar­dır. Ona ait nüshada bulunan açıklama mahiyetindeki ilâveler ve farklı kıraat şekilleri kendisinden sonraki fikir ha­yatına tesir ettikten başka, Kur’an hü­kümlerini öğrenme ve bilinmesi güç ke­limeleri açıklama yönünden de faydalı olmuştur. İbn Mes’ûd’un, talebelerine bir sûreyi okuduktan sonra onu uzun uzadıya izah ettiği ve âyetlerden çıkan hükümleri onlara açıkladığı bilinmektedir. Müteşâbih âyetleri te’vil ederken dayandığı ana kaynak bizzat Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünneti ol­muştur. Bunun dışında, bazı konularda kendi şahsî görüşlerini de ortaya koya­rak ictihadda bulunmuştur.

Abdullah b. Mes’ûd ve diğer bazı sahâbîler. Hz. Peygamber’den duydukları tefsir mahiyetindeki açıklamaları kendi özel nüshalarına kaydettiklerini belirt­mişlerdi. Bu tür ilâvelerin Peygam­ber’den duyulan tefsir niteliğindeki ifa­deler olduğu ve âyetlerin mânasının an­laşılmasını kolaylaştırmaktan başka bir gayesi bulunmadığı bilindiği halde, 1. Goldziher, bu ilâvelerin açıklayıcı bir özelliğe mi sahip olduğu, yoksa asıl metni tashih edici bir fonksiyonu mu yerine getirdiği konusunun pek açık ol­madığını iddia ederek [124], şüphe ve tereddüt uyandırmaya çalışmıştır. Halbuki bazı özel nüshalardaki bu ilâvelerin metni değiştirici nitelikte değil, metni açıkla­yıcı mahiyette olduğu kesinlikle bilin­mektedir. Nitekim Hanefîler, yemin ke­fareti olarak tutulacak üç günlük oru­cun peş peşe olması gerektiğini, ilgili âyette [125] İbn Mes’ûd’a ait özel nüshada bulunan “Mütetâbiât” ifadesinden çıkarmaktadırlar. Bunun gibi, İsrâ sûresinin 93. âyetinde geçen “Min zuhruf” kelimesi­ni “Min zeheb” şeklinde kay­detmesi, bu kelimenin lügat mânasının anlaşılmasını kolaylaştırmıştır.

Mushaf nüshalarının çoğaltılması için kurulan komisyon münasebetiyle İbn Mes’ûd’un Hz. Osman ve Zeyd b. Sa­bite karşı muhalif bir tavır takındığına dair bazi rivayetler de müsteşrikler ta­rafından istismar edilmiştir. [126] Halbuki bu konuda İbn Mes’ûd’un takındığı tavrın, ileri gelen ashap tarafından hoş karşılanmadığı ve sonradan kendisinin de bundan piş­manlık duyduğu bilinmektedir. Aslında Hz. Ebû Bekir Kur’an’ın toplanması için Zeyd b. Sabiti görevlendirdiği zaman İbn Mes’ûd buna itiraz etmemiş, Hz. Osman’ın Mushafın çoğaltılması maksadıyla kurduğu heyete de İtirazı olma­mıştı. Ancak Ebû Bekir’in özel nüshala­ra müdahale etmemesine karşılık, Os­man’ın görülen lüzum üzerine bu nüs­haların imhasını emretmiş olması, İbn Mes’üd’u muhalif tavır almaya sevket-mişti. Ayrıca böyle büyük bir hizmet için Zeyd b. Sabit seçilirken kendisine görev verilmemiş olmasından dolayı da kırgınlığını belirtmişti.
Ebü Bekir el-Enbârî, İbn Mes’ûd’un Müslümanlığı daha önce kabul etmiş ve daha faziletli olmasına rağmen, her iki halife tarafından Zeyd b. Sâbit’in bu görev için tercih edilmesini, Zeyd’in Kur’an’ı daha iyi hıfzetmesine bağlamaktadır. Ayrıca Zeyd’in yazısı da gü­zeldi. İbn Mes’ûd’un bu konuda görev-lendirilmemesinin bir başka sebebi de onun Kûfe’deki hizmetinin ve sürdür­düğü ilmî faaliyetin sürekliliğini sağla­mak düşüncesi olmalıdır. İbn Mes’ûd’­un Zeyd’e karşı tavrının samimi bir hiz­met anlayışından kaynaklandığı da dü­şünülebilir. Nitekim İbn Ömer. Hz. Pey­gamber’in şöyle buyurduğunu nakle­der: “Kur’an’ı şu dört kişiden öğreniniz: İbn Ümmü Abd (İbn Mes’ûd). Muâz b.Cebel, Übey b. Kâ’b ve Salim” [127] Resulullah’ın onun hakkındaki şu takdirkâr ifadeleri de unutulmamalıdır: “Kur’an’ı nazil ol­duğu günün heyecanıyla okumak iste­yen kimse, İbn Ümmü Abd’in kıraatıyla okusun” [128] Binaenaleyh Abdullah b. Mes’ûd gibi bir otoritenin böylesine önemli bir çalışmada yer al­mamasının, üstelik yazdığı nüshanın imha edilmesinin kendisinde bir tepki­ye yol açmış olmasını yadırgamamak gerekir.
Goldziher’in, İbn Mes’ûd ve Übey b. Kâ’b’ın Kur’an konusunda sahabe ara­sındaki mümtaz mevkilerine ve Hz. Peygamber’in de takdirkâr ifadelerine temas ederek, onların kıraatte Hz. Os­man ve Zeyd b. Sabitten daha üstün ve kıraatlerinin daha meşhur olduğunu ileri sürmesi, ayrıca müslümanları buna önem vermemekle itham etmesi [129] ger­çekle bağdaşmamaktadır. Bu İki sahâbînin İslâmiyet’teki yeri ve değeri elbet­te müslümanlarca bilinmektedir. Hz. Peygamber onları övdüğü gibi diğer birçok sahâbîyi de övmüştür. Gerek muhacir gerek ensar bütün sahabenin gözü Önünde cereyan edip de hepsinin görüş birliğine vardığı bir konuda onları yanlış davranmış olmakla itham etme­nin ilim ve mantıkla bağdaşır bir tarafı yoktur. Meselâ tefsir sahasındaki sa­lâhiyeti ve mevkii herkesçe bilinen İbn Abbas bile, “Benim kıraatim Zeyd’in kı­raatidir, fakat İbn Mes’ûd’un kıraatin­den de on küsur okuyuş aldım…” de­mektedir.

J. C. Vadet’in İbn Mes’ûd’u Şîa taraf­tarı göstermesi ve tefsirinde Şia te­mayüller bulunduğunu ileri sürmesi de ilmî ve objektif delillere dayanmamak­tadır. Her müslüman gibi onun da Ehl-i beyt’e karşı sevgi beslemesini ve da­ha önce zikredilen bazı sebeplerle Hz. Osman’a olan kırgınlığını bahane ede­rek Şiî olduğunu iddia etmek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Ayrıca ölüm döşeğinde iken ziyaretine giderek vasi­yetini ve arzularını soran Hz. Osman’la aralarında geçen konuşmalardan ve ce­naze namazını Osman’ın kıldırdığına dair rivayetlerden, söz konusu kırgınlı­ğın pek de önemli olmadığı anlaşılmak­tadır. Hilâfet konusunda Osman’a karşı tavır takınan Şiîler’in onun tarafından çoğaltılan Mushaf nüshasının dışında bir nüshaya meyletme arzusu. İbn Mes’ûd’a ait nüshaya ilgi duymalarına ve dolayısıyla ona Şiîlik isnat etmelerine yol açmıştır. Nitekim bir kısım Şiîler 398 (1007-1008) yılında Bağdat’ta İbn Mes’ûd’a izafe ettikleri bir nüshayı or­taya çıkarmışlar [131], ancak içinde bazı fazlalıklar ve noksan­lar bulunan bu nüsha, zamanın büyük Şafiî âlimi kadı Ebû Hâmid el-İsferâînrnin verdiği fetva ile yaktırılmıştır. Halbuki Hz. Osman’ın çoğalttığı resmî nüsha sahabenin icmâı ile kabul edil­mişti. Bir kısım aşırı Şiîler Osman’ın Ali’ye ait bazı hususları ihmal ederek Mushafı değiştirdiğini ileri sürmüşler-se de bu konuda eser vermiş ve tefsir kaleme almış Şiî âlimleri dahi bu çirkin İddiayı kabul etmemişlerdir. Esasen Hz. Ali’nin Hz. Osman zamanında da kendi halifeliği sırasında da resmî Mushaf la ilgili farklı bir görüşü olmamıştır.
İbn Mes’ûd’un tefsir ve kıraat sahala­rında yetiştirdiği en meşhur öğrencileri Hasan-ı Basrî. Katâde, Ebû Abdurrahman es-Sülemî ve Ebû Amr eş-Şybânî’dir.

Fıkıh İlindeki Yeri.

İbn Mes’ûd, hadis ve Kur’an ilimleri sahasında olduğu gibi fıkıh sahasında da önemli bir mevkie sahiptir. Onun şu sözleri, Kur’ân-ı Kerîm ve ondan çı­karılacak hükümler konusundaki bilgi­sini ifade etmesi bakımından son dere­ce ilgi çekicidir: “Yemin ederim ki Al­lah’ın kitabında, nerede nazil olduğunu bilmediğim bir sûre ve kimin hakkında indiğini bilmediğim bir âyet yoktur. Bu­nunla birlikte Allah’ın kitabını benden daha iyi bilen ulaşılabilir birinin var ol­duğunu bilsem hemen ayağına gider, ondan faydalanırdım” [133] Hz. Ömer halife olunca değişik kültürlere, farklı yaşayış ve de­ğerlere sahip bulunan insanların yaşa­dığı Küfe’nin kaza. eğitim ve öğretim hizmetlerini yürütmek üzere Abdullah b. Mes’ûd’u görevlendirdi. Böylece o Kûfe’de uzun bir süre kalarak ilmî faa­liyetlerin başında bulundu; tefsir ve kı­raat alanında olduğu gibi fıkıhta da Küfe mektebinin kuruluşunda en önemli rolü oynadı. Kaynakların belirtti­ğine göre İbn Mes’ûd dışında, görüş ve fetvaları talebeleri tarafından yazıya geçirilmiş başka bir sahâbî yoktur de­nebilir. [134] Kendisini tamamiyle ilmî faaliyete vermesinden do­layı onun yetiştirdiği talebeler sayı ve kalite bakımından da diğerlerinden üstündür. Bunun tabii sonucu olarak, Irak yöresinde Hz. Ömer ve Ali başta olmak üzere bazı sahâbîlerin görüşleri yanında en çok İbn Mes’ûd’un görüşleri yayıldı ve bundan dolayı, daha sonraları Ebû Hanîfe tarafından sistemleştirilen bu mektebin asıl kurucusunun İbn Mes’ûd olduğu ileri sürüldü. İrak fıkıh mektebinin en önemli iki vasfını teşkil eden “Nassın bulunmadığı yerde rey ve kıyasa baş vurulması” ilkesi ile “Sahih olduğu kesin olarak bilinmeyen hadisle­rin yerine içtihadın tercih edilmesi” esası, temelde İbn Mes’ûd’un düşünce tarzına dayanmaktadır. O bu konuda şöyle der: “Sizden hüküm vermek du­rumunda olan kimse önce Allah’ın kita­bına baksın, aradığı orada yoksa Resûlü’nün hükmüne baş vursun; bunla­rın her ikisinde de yoksa sâlihlerin hükmettiği ile hüküm versin. Şayet bunların hiçbirinde bir hüküm bulamıyorsa kendi görüşüne baş vursun. Bunu da beceremiyorsa hüküm vermekten vazgeçsin” [135] Onun nas bulunmayan bir konuda görüşünü belirttikten sonra, “Eğer doğru ise Al­lah’tandır, yanlış ise benden ve şeytan­dandır; Allah da Resulü de bundan be­ridir” [136] dediği de bilin­mektedir.

Doğrudan İbn Mes’ûd’dan ilim tahsil eden ve Küfe (İrak) fıkıh mektebinin kuruluşunda önemli rol oynayan ilk neslin önde gelen şahsiyetleri Alkame b. Kays, Esved b. Yezîd, Abîde es-Sel-mânî, Mesrûk b. Ecda’, Amr b. Şurahbil ve Haris b. Kays’tır. Ebû Hanîfe’ye ge­len hocalar zincirinde ilk halkayı Alka­me b. Kays oluşturmaktadır; onun da en önde gelen talebeleri İbrahim en-Nehâî ile Şa’bfdir. Bunların en tanınmış talebesi olan Hammâd b. Ebû Süley­man, Ebü Hanîfe’nin, yanında yirmi yıl kadar ilim öğrendiği en önemli hocası­dır. Ebû Hanîfe’den başka, bu mekte­bin Süfyân es-Sevrî, İbn Ebû Leylâ ve İbn Şübrüme gibi diğer önemli şahsi­yetlerini de İbn Mes’ûd’un ilminin vâris­leri olarak zikretmek gerekir.

İbn Mes’ûd’un kaynaklarda dağınık halde bulunan fıkhî görüşleri Dr. Muhammed Ravvâs Kal’acî tarafından derlenerek Mevsû’catü fıkhı Abdillâh b. Mes’ud [137] adıyla Mek­ke Ürnmü’1-Kurâ Üniversitesi yayınları arasında neşredilmiştir. Eser, terim ve konu başlıklarına göre ansiklopedik bir tarzda tertip edilmiştir.

Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Abdullah Lebiba Kimdir? Hakkında Bilgi Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.


Etiket: abdullah bin mesud hakkında bilgi, abdullah bin mesut hayatı kısaca, abdullah bın mesud boyu ve tenı, abdullah b mesud un hayatı, abdullah bin mesud, abdullah bin mesud kuranı nasıl okurdu, abdullah bin mesudun hayatı, abdullax bin mesud, bin mesut hakkında kısa bilgi

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top