Buradasınız: Anasayfa / Sahabeler ve İslam Alimleri / Yunus Emre Kimdir?

Yunus Emre Kimdir?

Sponsor Bağlantılar

Yunus Emre Kim Kimdir? (1238 – 1328) Hayatı Hakkında

Yunus Emre’nin 13. yüzyilin ortalarinda, Anadolu Sakarya irmagi cevresinde bir köyde dogdugu ve 14. yüzyilin ilk yarilarinda yine o civarda öldügü saniliyor. Bazi kaynaklara göre egitimden yoksun (ummi), okuma yazma bilmeyen biriydi. Kesinlikle bildigimiz; onun köy kökenli olusudur. Yunus’un Türk dilini kullanmasi da bunu gösteriyor. Cünkü:
yunus emre kimdir hakkında bilgi
O zamanlarda Anadolu sehir hayatinda ilim ve edebiyat dili olarak Arapca ve Farsca etkinligini sürdürüyordu….

Yunus Emre, Anadoluda, Türk dilini harika bir sekilde kullanan ilk sair olmustur. Siirlerinden anlasildigina göre;caginin din ve dünya bilgilerine hic de yabanci degildir. Hatta, biraz Farsca ve Arapca bildigi ve böylece Islam kaynaklarindan uzak kalmadigi, büyük Mutasavvif Mevlana Celaleddin Rumi ile iliskisi bulundugu, dervis olarak tüm Önasyayi gezip dolastigi anlasilmaktadir.

Yunus Emre, Islam aydinlik caglarinin bir harikasidir. Eger, tek basina düsünülmezse; kendinden önceki veya cagdasi büyük düsünürler ile mutasavvif sairler zincirininkendine özgü son halkasi oldugu kolayca anlasilir.

Prof. Dr. M. Es’ad Cosan:

Yunus Emre gerçekten, baska edebiyatlari bilen kimselerin sözleriyle, –benim kanaatim de çok net olarak öyle– emsalsiz bir sairdir. Türk diliyle dinî siir yazan sairlerin en büyüklerinden, en basta gelenlerindendir Yunus Emre…. Sadece bizim malimiz degildir, dünya kendisinin hayranidir. Biliyorsunuz evvelki sene de Yunus Emre yili idi.

Yunus Emre, çok derin fikirleri çok sade kaliplarla ifade edebilme kabiliyetine sahib bir kimsedir. Emsalsiz bir lirizm ile, çok muazzam fikirleri çok kisa cümleler halinde, misralar halinde anlatabilen bir kimse… Iftihar edecegimiz bir kimse…

Ben Azerbaycan’a gittigim zaman, bana dediler ki: ”Bu Azerbaycan’in bir kasabasi var; istersen seni götürelim. Oranin ahalisi Fuzûlî’nin hayranidir. Hepsi Fuzûlî’nin divanini bastan sona ezbere bilir, ezbere okur.” Bizim de saniyorum Yunus Emre’yi ezbere bilmemiz lâzim!.. Çünkü, her siiri ayri harikadir.

Yunus Emre, çok meshurdur ama çok da mechuldür; hayati hakkinda çok sey bilinmiyor, kaynak yok… Mezarinin bile nerde oldugu hakkinda millet hâlâ münakasa ediyor.

Iki tane eseri var elimizde: Birisi Yunus Emre Divani; ötekisi de Er-Risâletün Nushiyye… Iki eserini biliyoruz. Bu iki eserinden birincisi divani; o da bilimsel olarak nesri yapilamamis bir eserdir. Ama, Kültür Bakanligi’nin nesrettigi Dr. Mustafa Tatçi’nin Yunus Emre Divani, daha ileri bir çalisma; güzel… Ondan önce de Yunus Emre ile ilgili çok nesirler yapildi, divan nesredildi. Bu nisbeten onlarin hepsinden daha öteye, ileri bir çizgiye gitmis; güzel, hosuma gitti.

Yunus Emre’nin kendi elinden yazilmis bir divan bize gelmemis. Yunus Emre Divani denilen eserler de karsilastirildigi zaman, birbirlerinden çok farklari var… Bunda olan onda yok, onda olan bunda yok… E hangisi Yunus’un bu siirlerin?.. Belli degil…

Hangi siir gerçekten Yunus’un diye bir meselemiz var; bunu tesbit etmemiz lâzim!.. Sizin bugün Yunus’un diye sevdiginiz, ezberlediginiz, dinlediginiz ilâhilerin bir kismi onun degildir meselâ… Çünkü, bir kaç tane Yunus var… Çok net, çok kesin, bütün ilim adamlarinca bilinen bir gerçek…

Bir kere iki tane kesin Yunus var: Birisi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi yetismis Yunus; ötekisi, Bursa’da Emir Sultan’a yetismis Yunus… Birisi Mevlânâ’dan biraz genç; ötekisi Emir Sultan’dan biraz genç… Emir Sultan’dan feyz almis, Emir Sultan’a bagli… Bu ikinci Yunus daha ziyade, ”Sol cennetin irmaklari” ”Kâbenin yollari bölük bölüktür” gibi ilâhileri söyleyen… Yâni bizim Yunus’un diye sevdigimiz siirlerin yüzde altmisi – yetmisi Bursali Yunus’undur.

Bursali Yunus’un Bursa’da kabri vardir ve çok magdur durumdadir. Mahalle arasinda bir evin bahçesi arasinda kalmistir. Ben Bursali arkadaslarimiza rica etmistim, ”Bulun, arayin!” diye… Buldular, resmini gönderdiler. Söyle bir araliktan geçiliyor. Kimse de, o Sol Cennetin Irmaklari’ni yazan Yunus’un orda yattiginin farkinda degil… Bilseler, yigilacaklar oraya; ama, bilmiyorlar.

Tabii, bu bizim vazifemiz… Ilim, Kültür ve Sanat Vakfi olarak vazife ediniyoruz. Bursa’ya gidecegiz. Belediye baskani eger Çesme belediye baskani kadar yakinlik gösterirse bize; anlatacagiz, diyecegiz ki: ”Bu Yunus, çok büyük Yunus’lardan bir tanesidir. Bunun etrafinin istimlâk edilmesi lâzim, türbesinin güzellestirilmesi lâzim!..”

Bir Yunus o, Bursali Yunus… Bir Yunus da, –simdi belki Aksaray’a baglidir, idârî taksimati bilmiyorum– Sivrihisar’li… O Sivrihisar, –Eskisehirliler üzülse de söylemek zorundayim– Eskisehir’in Sivrihisar’i degil… Kizilirmagin kenarinda ama, Eskisehir’deki Sivrihisar degil… Hacibektas kasabasina çok yakin, Sivrihisar diye bir yer var Kizilirmagin kenarinda… Kizilirmak, biliyorsunuz nerelerden dönüp, dolasip öyle gidiyor Karadeniz’e… Bunu bir yazi ile, kitapla Refik Saygun anlatti. Incelemeler yapti, oranin fotograflarini çekti. ”Bu Sivrihisar’dadir Yunus!” dedi. ”Iste, Tapduk Emre’nin kabri var burda… Iste Yunus’un kabri var burda…” dedi. Kimse bunu dinlemedi ama, aslinda Yunus’un yeri orasi, kabri orada… Onu da tabii, ihyâ etmek lâzim!..

Ne zaman yasamis; belli degil… Hangi tarihlerde ölmüs; belli degil… Çünkü, bizim vakif kayitlarini, sicilleri; depolarda, koridorlarda ne ariyor diye vagonlarla Bulgaristan’a göndermisler. Gelmisler Istanbulda ilgisiz ilgililer… Koridorlarda bir takim evraki çok kalabalik görünce:

”–Ne bunlar burda?..”

”–Efendim, bunlar arsiv belgeleri…”

”–Ne ise yarar?..”

”–Eski yazi…”

”–E, biz devrim yaptik, harfleri degistirdik. Kim bunlari okuyacak?..” demisler. Vagonlara yüklemisler.

Ismail Hakki Konyali feryad etti, yazilar yazdi: ”Bunlar arsiv belgesidir, bunlar gönderilmez; çok kiymetli evraktir!” diye ama, giti hepsi… Avrupa’ya gitti, ve sâireye gitti. Yâni kendi mâzîmizi koruyamiyoruz. Yanginlar tahrib ediyor, kendimiz tahrib ediyoruz.

Çanakkale’nin, Fatih Sultan Mehmed Han tarafindan yapilan kalesinin giris kapisindaki kitabeyi, oradaki askerî birligin basindaki bir üstegmen veya yüzbasi kazitmis. Ne istedin o kitabeden, niye kazitiyorsun?.. Fatih’in kitabesi bu… Hapsetmek lâzim!.. Kazitmis; simdi ara da bul, kitabe yok…

Mezar taslari Londra’da satiliyormus… Bizim mezarliklardan çalinan mezar taslari, kavuk sekli, tas sekli, yazisi itibariyle antika oldugu için Londra’da haraç mezat satiliyormus. Müsteri buluyormus, oralara kaçiriliyormus. Nasil ediyorlar artik, bilmiyorum.

Onun için Yunus’un mezartasi yok… Arsivler yok, belgeler yok… Gölpinarli söylüyor, ben de gördüm: Haci Bektas kütüphanesinde bir yazmanin üst tarafinda, dogumu su, yasi su kadar, vefati su diye bir kayit var… Ama kim yazmis oraya, nereye dayanarak yazmis, belli degil… Diyorlar ki, iste 1320 yillarinda ölmüstür. Belki dogru olabilir ama, kuvvetli bir belge degil…

Bir tek kuvvetli belge var: Risâle-i Nushiyye isimli eserini yazmis, sonunda tarih atmis. Hicrî 707 tarihinde yazilmis; milâdî 1306/1307 ediyor. Demek ki Osmanlilardan önce o sagmis. Ötekiler, ilim adami olarak bizim yüzdeyüz kabul edecegimiz seyler degil…

Yunus’un divaninda incelemize göre; Yunus Emre evlenmis, çolugu çocugu var… ”Allah bize de çoluk çocuk verdi.” diyor bir siirinde… Anliyoruz ki, Yunus bekâr göçmemis; evli çoluk çocuk sahibi bir insan…

Bir sair koca olmus. Yâni yaslanmis. Genç yasta degil, bayagi bir ihtiyarlamis oldugu belli…

Seyh efendi diye çok hürmet etmisler kendisine, siirinden biliyoruz. O kendisinden bahsederken, kendisini çok kötüleyerek söylüyor ama, biz anliyoruz. ”Bana seyh diyorlar; nerde ben?.. Mertebem, çok fenayim.” diye söylüyor; ama ordan anliyoruz ki, seyh demisler. Herkes hürmet ediyor, herkes elini öpüyor. Hayatinda bu hürmeti görmüs.

Ilim bakimindan; yüksek derecede dînî bilgileri kazanmis, usta bir âlim… Öyle oduncu filân degil… Ümmî, elifi ve sâireyi okumamis bir insan degil; çok büyük bir alim… Eserlerinden de belli, kendisi de söylüyor. Muhtemelen Konya’da tahsil etmis ve Sadreddin-i Konevî’nin fikirleri var, Abdülkerim-i Ciylî’nin fikirleri var siirlerinde… Onlar ayri bir konferans konusu, ince tasavvufî meseleler… Çok büyük bilgisi var…

Simdi, bu eski Yunus ile, Mevlânâ zamanina yakin Yunus ile, öteki Bursali Yunus arasinda yüz küsur yil zaman farki var… Üslûb farki var… Bu Yunus’un dili baska, Bursali Yunus’un dili baska… Sip diye anlasilir; kullandigi kelimelerden ve üslûbundan hemen farkedilir. Mevlânâ’ya çagdas Yunus baska, Bursali Yunus baska… Ikisi ayri sahsiyet…

Bursali Yunus, hiç falso yapmamis olan, siirlerinde kimseyi tedirgin edecek bir söz söylememis olan, müteserrî, müeddeb, âsik bir sâir… Tam dört dörtlük potada bir insan…

Gelelim eski Yunus’a… Eski Yunus, cür’etli bir insan, iddiali söz söyleyen bir insan… Nasil iddiali söz söylüyor?..

Bir kez gönül yiktin ise,

O kildigin namaz degil!..

”Bir kere bir kalb yiktiysan; senin kildigin namaz, namaz degil!” diyor. Seriat bu kadar siki degil… Seriat biraz müsamahalidir. ”O kusurdur, tamam kalb kirmasi bir kusurdur ama; öbür taraftaki namazi da, namazdir. Ne yapalim, kusurlu bir müslüman… Kusursuz insan olmaz.” diye düsünülür. Ama, Yunus sert bir insan; öyle seylere pek razi gelemiyor, sapasaglam olsun istiyor. ”Bir kez gönül yiktin ise; o kildigin namaz degil!” diyor, defterden siliyor. Eski Yunus sert, sertligiyle taniniyor.

Sonra, biraz da Allah’a olan sevgisinden dolayi, bizim hürmet ettigimiz bazi seyleri de küçümser gibi bazi ifadeler kullaniyor; insanin yüregi agzina geliyor.

Cennet cennet dedikleri,

Birkaç köskle birkaç hûri;

Isteyene var anlari,

Bana seni gerek seni!..

Simdi bu çok cür’etli bir söz ama, sonu tatli baglandigi için bir sey de diyemiyoruz. Allah’i o kadar çok seviyor ki, cenneti, hûriyi ve sâireyi de düsünmüyor.

Bu da vardir. Hattâ bizim Naksî tarikatinda vardir. Çâr terk diyoruz biz… Dört seyi terketmesi lâzim dervisin: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk…

Dünyayi defterden silecek, gönlünden çikartacak… Ukbâyi defterden silecek, gönlünden çikartacak. Ukbâda cennet var, hûriler vs. var… Terk-i hestî; varliktan geçecek, kendini yok edecek, fenâ makamina erecek… Terk-i terk; bir de, terkettiklerini kafasinda tutup da, kendisine kibir gurur getirmeyecek, terkettiklerini de unutacak… Yâni, ”Ben sunlari terkettim, ne büyük adamim!” demeyecek.

Bu bizim ilk Yunus da, acaba nasil bir Yunus?.. Böyle cenneti, hûrileri filân küçümsedigine göre… Bir baska siiri de var, onun bestesi de çok hosuma gidiyor:

Milk-i bekàdan gelmisem,

Fânî cihani neylerem?..

Ben dost cemâlin görmüsem,

Hûr-i cinâni neylerem?..

”Öbür alemden geldim ben buraya; ben burayi ne yapayim?.. Ben cemâlullahi görmüsüm, Allah’i görmüsüm; hûrileri ne yapayim?..” diyor. Bu da güzel bir siirdir. Hicaz makaminda bestesi çok nefistir.

–Yunus böyle de, acaba Yunus çizgiden çikmis bir insan mi?..

–Hayir!..

–Iddiali olduguna göre, yoksa alevî mi bu adamcagiz?..

–Alevî degil!.. Bilimsel olarak onu da söylemek bizim vazifemiz… Nerden isbat edebiliriz?.. Meselâ televizyonda çikacak karsimiza alevî babalari, dedeleri; ”Yunus alevî idi.” diyecekler.

”Ahmed Yesevî alevî idi” diyorlar. Tamam, o zaman Hazret-i Ali de alevî idi. Kendisi netice itibariyle ama, senin bildigin alevî degil… Alevîlik Hazret-i Ali’yi sevmekse, biz de alevîyiz. Hepimiz seviyoruz ama, yasantin nasil?..

Simdi, surda bir sözü var eski Yunus’un:

Namaz kilmayana sen,

Müselmandir demegil,

Hergiz müselman olmaz,

Bagri dönmüstür tasa…

Namaz kilmayana müslüman demiyor eski Yunus… Sinirli ya, asabî mesrebli adamcagiz… Namaz kilmadi mi, siliyor defterden… Hani, kalb yikani defterden sildigi gibi, namaz kilmayani da siliyor. Namaz kilmayanlar yandi… Yunus kovalayacak sopayla… (Hergiz müselman olmaz; bagri dönmüstür tasa…) Hergiz, aslâ demek…

Alevî kardeslerimiz sahabenin arasinda ayirim yaparlar; biz ayirim yapmayiz.

(Ashâbî ken nücûmi) ”Benim ashabim yildizlar gibidir.” buyurmus Peygamber Efendimiz… (bi eyyihim iktedeytüm ihtedeytüm.) ”Hangisine sarilsaniz, hak yola, cennete gidersiniz.” buyurmus. Biz ashaba dil uzatmiyoruz. ”Ashaba dil uzatarak benim canimi sikmayin! Ashabim konusunda ileri geri konusup da, beni üzmeyin!” buyuruyor. Biz ashabin kendi aralarindaki meseleleri bahis konusu etmiyoruz.

Ama onlarda tevellâ ve teberrâ var… Yâni, Hazret-i Ali Efendimiz’in dostlarini sevmek var, düsmanlarina düsman olmak var… Bir takim sahabeyi defterden silmek var, aleyhinde konusmak var… Eski Yunus’ta bunlar yok…

Bunlari niçin anlatiyorum?.. Yunus’un gerçek çehresini herkes bilsin diye anlatiyorum. Onu da surda, misaliyle isaretledim. Onu da okuyayim da delilli olsun:

Isksiz adem dünyada,

Belli bilün yokdurur.

Her biri bir nesneye,

Sevgüsi var âsikdur.

Çalab’un dünyasinda,

Yüzbin türlü sevgü var.

Kabul et kendözüne

Gör kangisi lâyiktir.

”Dünyada herkes bir seyi sever. Binbir türlü sevgi var dünyada… Ama sen, bu sevgileri söyle bir göz önüne getir. Bunlarin hangisi sana lâyiktir; seçme yap!” diyor.

Yâni, ”Rahman’i mi sevmek lâzim, seytani mi sevmek lâzim?.. Imani mi sevmek lâzim, sirki küfrü mü sevmek lâzim?.. Zulmü mü sevmek lâzim, adaleti mi sevmek lâzim?.. Herkes bir sey seviyor ama, sen kendine lâyik olani seç!” diyor.

Biri Rahmânir Rahîm,

Biri seytânir racîm.

Anun yazugimuz di,

Sevgüye taallukdur.

Dünyada Peygamberün,

Basina geldi bu isk.

Tercemâni Cebrâil,

Ma’sûkasi Hàlik’dur.

Yâni, ”Bu sevgi dedigimiz sey Hazret-i Muhammed’in de basina geldi. Bu askin tercümani Cebrâil AS’dir. Rasûlüllah’in sevgilisi de Allah’tir.” diyor.

Siirin besinci dörtlügünde:

Ömer ü Osman Ali,

Mustafâ yâranleri.

Bu dördünün ulusi,

Ebû Bekr-i Siddîk’dur.

Ebûbekir Siddîk’in en yüksek oldugunu düsünmek de, ehl-i sünnet akîdesidir. Biliyorsunuz, ehl-i sünnet akîdesine göre, sahabe-i kirâmin efdali Ebûbekir Siddîk Efendimiz’dir. Hilâfet de, fazîlet sirasina göredir. Bizim kanaatimiz böyle… ”Allah böyle takdir etmis; demek ki, bunda bir sebep vardir.” diye, biz böyle düsünüyoruz sünnî olarak…

Ama alevî kardeslerimiz, ”En üstünü Ali idi. Ötekiler haksizlik etti, gasb etti. Hazret-i Ali Efendimiz, Peygamber Efendimiz’in cenâze isleriyle mesgulken, orda politik entrikalarla kendilerini seçtirdiler.” demeye getiriyorlar.

Yapmaz o insanlar!.. Diyelim ki, böyle haksizlik yapti… Böyle insana Allah, Peygamber Efendimiz’in türbesinde yatmayi nasib etmez!.. Bu da benim özel delîlim…

Peygamber efendimiz’in yanina herkes yatmadi; kabir arkadasi iki kisi var… Kim?.. Iki kayinpederi… Orda da zerâfet var; ikisinin de kizini aldi ya Peygamber Efendimiz… Birisi Ebûbekir Siddîk, Hazret-i Aise Anamiz’in babasi; ötekisi Ömerül Faruk, Hazret-i Hafsa Validemiz’in babasi… Yâni kayinpeder oluyor, baba oluyor. Allah onlara nasib etmis, Peyggamber Efendimiz’in türbesinde durmayi…

Efendimiz’in kabri surda… Ebûbekir Siddîk Efendimiz’in kabri arkasinda… Ömerül Faruk Efendimiz’in kabri yaninda… Eskiden diyorlardi ki, ”Turna dizilisi gibi, birer metre geriye, birer metre saga kaymis durumdadir.” Öyle degil…

Son yapilan kazilarda, türbenin duvarini yaparken; kibleye arkamizi dönüp, türbeye dogru teveccüh ettigimiz zaman, sag tarafta kalan yan duvarin tamirini yaparken, tamir edenler iki tane ayak görmüsler. Hemen kapatmislar ve çok üzülmüsler. ”Eyvah! Acaba Rasûlüllah’i mi rahatsiz ettik?” diye… Sonradan tarih kitaplarini karistirmislar. Anlasilmis ki, Hazret-i Ömer Efendimiz levent oldugu için, boylu poslu oldugu için sigmamis da, ayagi biraz uzamis oraya dogru… Hazret-i Ömer’in ayagi oldugu anlasilmis.

Simdi, böyle bir kötülügü yapmis olsalardi, Allah onlara Peygamber Efendimiz’in yaninda, türbesinde, ayni odada bulunma serefine erdirmezdi. Benim görüsüme göre… Nasib etmezdi, kogardi onlari bilmem nereye… Ne olursa olurlardi. Orada defnedilmek nasib olmus; bu çok önemli bir sey…

Bir de Hazret-i Aise Validemiz’in rüyasi vardir. Hazret-i Aise Validemiz bir rüya görmüs. Ebûbekir Efendimiz de rüya yorumlamayi seviyor. Biraz o hususta mahareti taninmis. Babasina diyor ki:

”–Babacigim, bir rüya gördüm. Gökten üç tane kamer, ay yere indi. Benim hücreme geldiler, topraga daldilar. Acaba bunun yorumu ne?..”

”–Kizim! Senin odana üç kisi defnedilecek. Bunlar yeryüzünün en hayirli insanlaridir.” diyor.

Peygamber Efendimiz vefat edince de kizina yanasiyor, diyor ki:

”–Kizim, hani sen bir zaman bir rüya görmüstün ya, iste senin üç kamerinden bir tanesi budur ve en hayirlisi budur.” diyor.

Peygamber Efendimiz oraya gömüldü. Ikincisi kim?.. Ebûbekir Efendimiz… Üçüncüsü kim?.. Ömer Efendimiz…

Evet, Ömer Efendimiz sinirli bir insandi, eli kirbaçliydi. Çarsiya pazara çikardi, belediye reisligi vardi. Esnafi kontrol ederdi. Kamçiyi kafasina indirirdi. Ama Allah için yapardi, adaletliydi. Sevmeyen olabilir, kizan olabilir ama Allah sevdi mi, baskasinin hiç önemi yok…

Peygamber Efendimiz’e de bazi konularda, ”Yâ Rasûlallah, öyle yapmayalim!” demis ve Hazret-i Ömer’in itiraz ettigi sekilde vahiy inmis sonra… Samimiyetle kanaatini söyleyen insan… Dogruyu sevmek lâzim!..

Bizim burda anlatmak istedigimiz bilimsel bir gerçektir, bir yanlisligi düzeltmektir. Yunus Emre’lerin hiç birisi –Bursalisi zâten degildir de, birinci Yunus da öyle– seyhayna, yhani Ebûbekir ve Ömer Efendilerimize söven bir insan degildir. Tevellâci ve teberrâci degildir. Alevî degildir, sünnî akidesindedir. Çok net… Bu siiri onun için buraya koydum. Iki dörtlügü daha var:

Alem fahri Muhammed,

Mi’râca agdugunda,

Çalab’dan diledigi,

Ümmetine azikdur.

Yunus senin aybini,

Gözlegil ayrugi ko,

Kimesnenin aybina,

Sen bakmagil yazikdur.

Sonunda da ahlâkî bir sey söylüyor: ”Ey Yunus!” diyor kendisine… ”Senin ayibini gözle sen! Kendi ayibina bak, kendini düzeltmege çalis!.. Ayrugi ko; yâni baskasinin ayibini arastirmakla mesgul olma, birak o isi!.. Kimsenin ayibina bakma; günahtir.” diyor. Yazik, günah demek…

Yunus Emre bir kere akide olarak isbat etmis oluyoruz, namazli niyazli bir insandi. Sonra sahabe-i kirama hürmet eden bir insandi. Ayet-i kerimeleri bilen bir insandi. Alevî kardeslerimiz de bu çizgiye gelsinler, bunun baska çaresi yoktur; çünkü, hak budur.

Yunus’un tasavvufî anlayisini ayrica anlatmak lâzim ama, kisaca söyle anlatalim… Bunu çok kimse bilmez. Bilmedikleri için de Yunus’u anlayamazlar. Yunus’un ne dedigini çok kimse anlayamaz, siirlerini dogru yorumlayamaz. Siirlerini yorumlayan insanlara bakiyorum, tatli insanlar, güzel insanlar, sevimli insanlar, kendilerini de seviyorum; ama, Yunus’un siirini açiklamasi dogru degil!.. Yunus’un siirini anlamamis… Benim anladigim bir takim konular var, noktalar var; açiyorum orayi, anladi mi, anlamamis.

Yunus tasavvuf yönünden Ahmed-i Yesevî ekolüne baglidir; bir… Ikincisi, vahdet-i vücud kanaatine sahibdir.

Biliyorsunuz tasavvufta vahdet-i vücud vardir. Yâni, ”Mahlûkatin vücudu izâfîdir. Varlik, Allah’in varligidir. Gerisi havadir, bostur, yoktur.” demektir. Vahdet-i vücudu insan, lisedeki edebiyat kitaplarindan ögrenemez. Vahdet-i vücud ince bir konudur. Dikkat etmezse insan, ayagi küfre kayar. Kolay anlasilmaz, ince bir konudur. Yâni, kulun kendi varligini yok bilmesi, Allah’in varliginin yegâne varlik oldugunu bilmesidir. Yunus bu kanaattedir, vahdet-i vücuda sâliktir.

Biz meselâ, sahsen hangi ekoldeyiz?.. Biz vahdet-i suhûd’a sâlikiz. Bu Imam-i Rabbânî Efendimiz’in kanaatidir. Diyor ki: ”Ben murakabelerimde, halvetimde, tasavvufî çalismalarimda çok çok defalar, bütün dikkatimi kullanarak meseleyi tekrar tekrar inceledim; vahdet-i vücud yok, vahdet-i suhud var!” diyor. Suhud ne demek?.. Allah’in varligina sahid her sey; bu sahidlerin birligi var… Allah var, onun disinda yarattiklari mahlûkat var… Muhiddin-i Arabî’nin dedigi gibi degil, vahdet-i suhud var demis oluyor.

Muhiddin-i Arabî’nin fikirlerine sahibdir Yunus Emre… Bu da normal, anlasiliyor. Çünkü, Muhiddin-i Arabî’nin kanaatinin, tasavvufî ekolünün Anadolu’da yayilmasina sebep olan Sadreddin-i Konevî, Konya’da uzun zaman hizmet etmistir. Malatya’ya ve sâireye gitmistir. Bu vahdet-i vücud düsüncesini Anadolu’da yerlestiren odur. Daha baska mutasavvif sairler vardir. Mevlânâ da vahdet-i vücuda müntesibdir.

Haci Bayram-i Velî’yi inceledi, Ethem Cebecioglu diye bir talebem vardi, simdi doçent Ilâhiyat’ta… Ben emekli olduktan sonra ona sordum:

‘–Nasil, Hacibayram-i Velî’yi inceledin mi?” dedim.

”–Maalesef hocam, o da vahdet-i vücudcu…” dedi.

Maalesef demeye lüzum yoktur. Vahdet-i vücut, öyle maalesef denecek bir inanç degil ama, çok dikkatli olmak lâzim!..

Muhterem kardeslerim! Insânin zâten seriati bilmeden tasavvufa dalmasi tehlikelidir. Önce muhaddis olacak, müfessir olacak, fakîh olacak; ondan sonra tasavvufa girerse ayagi kaymaz. Onlari bilmeden tasavvufa girerse, takliden birisinden duydugu sözü söyler, çok büyük tehlikelere düser.

Ben bazen, tasavvuftan bahseden insanlarin kitaplarini okuyorum, gülüyorum. Anlamiyorlar, yasamadiklari için… Yasamadigi için bilmiyor konuyu, bilmedigi için de hariçten gazel okuyor.

Eskiden gazinolar olurmus. Gazelhâni olurmus, sahnesi olurmus. Hanendesi, sâzendesi olurmus. Içkiyi içince bazilari da cosarmis, hariçten gazel atarlarmis. Oraya yazarlarmis, ”Hariçten gazel atmak yoktur.” diye…

Yâni kimisi hariçten cosup da gazel atiyor. Öyle degildir. Bu isin sakasi, oyunu yoktur. Burda hariçten gazel atmak insanin ayagini kaydirir, cehenneme düsürür. O bakimdan meseleleri yasamak lâzim, onlarin halet-i rûhiyesini anlamak lâzim!..

Vahdet-i vücud insanin seyr-i sülûkunda ve halvetinde bir duraktir. Sonlara yakin bir duraktir. O duraktan sonra baska duraklar vardir. Kisaca böyle söyleyebilirim. O duraga gelir insan… O durak son durak degildir. O duraktan daha ötedeki duraklara geldigi zaman insan-i kâmil olur.

Yunus Emre’ye göre insanlar dört sinif… Tabii, kâfirler de var… Kâfirleri hiç nazar-i dikkate almiyor.

(Ülâike kel’en’âmü belhüm edal) ”Onlar hayvanlar gibidir, onlardan da saskindir.” Hayvanlardan daha sasirmistir, kâfir oldugu için…”

Haci Bektâs-i Velî de bunu yaziyor Makàlât’inda… Gayrimüslimleri, Allah’in varligini birligini anlayamamis olduklari için siralamaya almiyor, kayit dahi etmiyor.

Mü’minler vardir. Mü’minler dört siniftir:

1. Ehl-i seriat

2. Ehl-i tarîkat

3. Ehl-i ma’rifet

4. Ehl-i hakîkat

Simdi bu siramayi da kimse bilmiyor. kimisi ma’rifeti öne aliyor, kimisi muhabbeti öne aliyor. Ama Yunus’un ekolünde siralama böyledir. Seriat kavmi, tarikat kavmi, ma’rifet kavmi… Yâni, seriat ilkokuldur diyelim. Tarikat, ortaokul ve lisedir. Ma’rifet üniversitedir. Hakîkat da, üstadliktir; yâni her seyi bitirip, ihtisas yapip da en yüksek pâyeye ulasmis olmaktir.

Yunus seriat, tarikat, ma’rifet kelimelerini kullanir siirlerinde… Bu mânâya kullanilir. Danismend, fakih, sofî kelimelerini kullanir; bu tasnife göre kullanir. Muhib kelimesini kullanir; asik demek… Asik Yunus diye de söyler bazen… Muhib diye de söyler. Iste en yüksek olan da budur. Onun için, kendisi de aski en ön plana almistir.

Yunus’un felsefesi, Mevlânâ’nin zihniyetiyle aynidir. Ikisi de tasavvufî mertebelerin siralanisinda, en yüksek makami ask makami olarak görmüslerdir. Yunus bunu açikça söylüyor:

Yunus öldü diye selâ verilir,

Ölen hayvan imis, asiklar ölmez!

Asigin ölecegini bile kabul etmiyor. ”Yunus öldü diyorlar; ölür mü hiç asik?..” diyor. Hakîkaten ölmemistir. Bak sana hâlâ konusuyoruz, yasiyor aramizda…

Asktan söz etmistir Yunus… Bastan sona divaninin %80’i, 90’i ask üzerinedir. Mevlânâ da öyledir. Mevlânâ da biliyorsunuz Mesnevîye seyden basliyor:

Bisnev ez ney çün hikâyet mîküned,

Ez cüdâyîhâ sikâyet mîküned.

”Dinle neyden kim hikâyet eyliyor; ayriliklardan sikâyet eyliyor.” diye basliyor. Neyin bu yanik sedâsinin özüne, vatan-i aslîsine hasretin sebebiyle oldugunu sembolik olarak söylüyor. Sonra da yapistiriyor söyleyecegi sözü:

Atesest in bank-i nâyu nîst bâd,

Her ki in âtes nedâred, nîst bâd.

”Bu neyin içindeki atestir; üfürük degildir, yel degildir, atestir. Kimin içinde bu ates yoksa, yok olsun be!.. Adam mi o?..” Beddua ediyor. ”Içinde bu ask atesi olmayan yok olsun!” diye söylüyor. Yunus da öyledir, Mevlânâ da öyledir. Haci Bektâs-i Velî de öyledir. O da ayni makamdan bahsediyor.

Yunus’a göre, tasavvuf çok kiymetli bir ilimdir. Erenler en yüksek insanlardir. Bir siiri vardir ”Eve Dervisler Geldi” diye… Eve dervisler geldi diye dügün bayram ediyor, siir yazmis. Gazel yazmis. Sevgisini heyecanini ifade eden ilâhi yazmis. Erenler en yüksek insanlardir.

Evliyaya ugramaz ise yolun,

Göçtü kervan, kaldin daglar basinda!..

der Yunus… Onun erenlere saygisinin bir iki misalini vereyim:

Erenlerin nazari,

Topragi gevher eder.

Erenler kademinde,

Toprak olasim gelir.

”Erenlerin ayaginin topragi olmak istiyorum” diyor.

Sonra, dervislige medhiyeleri çoktur. Ma’rifetullah yolu, askullaha, muhabbetullaha götüren egitim oldugu için, dervislik çok kiymetlidir Yunus’a göre… Dervislik, Farsçada fakirlik demek… Türkçe’de buna miskinlik de diyor Yunus… Miskin Yunus dedigi, dervis Yunus demektir. Yoksa Yunus miskin degildir, civa gibi bir insandir.

Bu dervislik duragi,

Bir acaib durakdur.

Dervis olan kisiye,

Evvel dirlik gerekdür.

Çün anda dirlik ola,

Hak bile birlik ola…

Varligi elden koyub,

Ere kulluk gerekdür.

Diyor ki: ”Bu dervislik bir acaib yoldur. Dervis olan kisiye evvelâ dirilik, hayat, yasam gerek… Yâni, adam ölmüs olmayacak. Itiyorsun, kakiyorsun, çimdikliyorsun, çivi batiriyorsun, igne batiriyorsun; kipirdamiyor. Ölmüs… Tamam, dervis olamaz! Çünkü, hayat yok… Evvelâ dirlik olacak, canli olacak bir kere…

Ikincisi: (Çün anda dirlik ola..) Eger dervis olacak kimsede bir hayat varsa, (Hak ile birlik ola… Varligi elden koyup, ere kulluk gerekdür.) seyhe teslim olacak. Erene, evliyaya kulluk edecek, iyi hizmet edecek ki, varligini benligini koyacak ki, terakkî edebilsin.

Eger bir insanda varlik varsa… Varlik nedir?.. Varlik; kibridir, gururudur, ilmidir, parasidir, mevkiidir, makamidir…

Mevlânâ’nin karsisina zamanin beylerinden bir bey gelmis. Mevlânâ, hiç konusmamis. Böyle basi egik, elleri cübbesinin yeninde böyle durmus. Karsisindaki bey, sultan, mevki makam sahibi insan; hiç iltifat etmiyor, böyle duruyor. Adam durmus durmus, terlemis, kizarmis, bozarmis, demis ki:

‘–Efendim bana bir nasihat etseniz!”

O da ne kadar zalim olsa gene iyi insan ki, Mevlânâ’yi ziyaret ediyor, bir de nasihat istiyor…

”–Evlâdim, sana ben ne diyeyim? Seni Rahman sultan eylemis, sen seytana kulluk ediyorsun!.. Rahman seni sultan etmis, Rahman’a kulluk edecekken, seytana kulluk ediyorsun, seytana uyuyuyorsun; olur mu böyle sey?.. Halki sana ismarlamis, havale etmis bunlara sefkat eyle, hizmet eyle diye; sen onlara zulmediyorsun. Ben sana ne diyeyim?” diye adamcagiza öyle agir sözler söylemis ki, hüngür hüngür aglamis adam…

Cesarete bak!.. Kimseye eyvallahi yok, hak sözü gümbür gümbür söylüyor.

Varligi elden koyacak, mevki düsünmeyecek, makam düsünmeyecek, zengin oldugunu düsünmeyecek.

Zenginin yürüsü bile baskadir. Elini cebine koyar. Yürüyüsünden anlarsin ki, bu adam zengindir. Isterse çapaçul giysin, yürüyüsünden belli olur. Dükkâna girisinden belli olur, fiati sorusundan belli olur. Söyle ezile büzüle, ”Bunun fiati kaç acaba?…” filân derse; fakir, adamin parasi yok, tezgâhtardan korkuyor. Ötekisi ”bunun parasi kaç?..” der, ”Begenmedim!” der. Kirk tanesine bakar, kirkbir tanesine bakar… Özür dilemeden, pabuçlarin hepsi meydanda, çikar gider. Hiç birisini almaz. Zengin…

Zenginin halet-i rûhiyesi, mevki makam sahibinin halet- i rûhiyesi… Bir de ilim insana benlik verir. ”Ben ki, söyleyim, böyleyim…” diye düsünür, o da benlik verir. Bunlarin hepsini koyacak. Varligin elden koyup –çar terk dedigimiz terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk– ere kulluk edecek. Bir kere su egitimini bir tamamlayacak!..

Hani ne demis Aziz Mahmud-u Hüdâî Hazretleri’ne, Üftâde Hazretleri?..

–Efendim ne olur beni dervis al, kabul et!..

–Evlâdim sen yapamazsin, kadiliga devam et! Bizim isimiz zordur.

–Efendim ne olur… Tamam, yapmaga söz veriyorum, dervisiniz olayim!..

–E peki, o zaman ciger sat bakalim Bursa’nin sokaklarinda!.. Ciger…

Eskiden ciger nasil satiliyor, böyle camekân mi var?.. Belediyenin istedigi sartlara uygun böyle satis yerleri mi var?.. Yok… Sopaya cigerler takiliyor, arkadan kediler miyav miyav geliyor… Adamin sirtinda ciger sopasi… Sokaklarda bagiriyor. Isteyene cigeri kesiyor, veriyor. Yarim okka, bir okka, bilmem ne…

Bursa’nin kadisi, konagi olan, ilmi irfani olan Aziz Mahmud-u Hüdâî’ye ne diyor seyhi?.. ”Ciger sat evlâdim!” diyor. Niye?.. Nefsi ezilsin diye. Satmis… Çok güzel hizmet etmis, çok güzel tevâzu göstermis. Is bittikten sonra, demis ki: ”Evlâdim, aferin! Basardin bu egitimi… Hadi bakalim seni Istanbul’a vazifeli gönderiyorum. Umarim ki, sultanlar atinin dizgininden tutar, önünden yaya yürür.” demis.

Ve yürümüstür… Sultan Ahmed dervisi olmustur. Atinin dizginini tutmus ve önünden yürümüstür. Evvelden de, sonrasini gösteriyor Allah evliyâsina…

Kulluk eyle erene,

Sarkdan garbi görene!..

Senden haber sorana,

Key miskinlik gerekdür.

”Seyhe hizmet et ki, o sarki garbi görür.” –Bak Bursa’da iken, Istanbul’da ilerde olacak hadiseleri keramet olarak haber vermis.– (Senden haber sorana, key miskinlik gerektir.) Yâni, çok mütevâzi olacaksin, miskin olacaksin… Öyle kibirli olmayacaksin.

Miskin olagör bâri,

Benlikden irak yürü!..

Gönlünde benlik olan,

Dervislikten irakdir.

Eger mütevâzi olamazsan, içinde benlik varsa, o zaman dervislikten irak olursun.

Hak eren, benim dedi.

Varligin erde kodu.

Erenlerin himmeti,

Yerden göge direkdir.

Yine ereni, seyhi medhediyor.

Bu dervislik beratin,

Okimadi müttiler.

Kim ne biliser bunu,

Bir acaib varakdir.

Varak, defter, yaprak demek… ”Bu ilmi kadilar, müftüler okumadi. Bu bir acaib ilimdir, acaib yapraktir. Bunu bilmezler.” diyor.

Gerçekten öyledir, aziz ve muhterem kardeslerim!.. Ilâhiyat Fakültesi profesörü olarak ilâhiyat hocalarini tanirim, Diyanet’ten müftüler, diyânet isleri baskanlari tanirim; tasavvufî terbiye baska seydir. Ilâhiyatlarda okunmuyor, imam-hatiplerde okunmuyor. Insan alirsa aliyor, almazsa adam olamiyor.

Ey Yunus ârif isen,

Anladim bildim deme!..

Tut miskinlik etegin,

Âhir sana gerektir!

”Ey Yunus! Bildim filân diye, kibir gurur satma; miskinlik, mütevâzilik tarafini tut! Sana gerek olan budur.” Çünkü, Allah mütevâzi kullarini sever.

Yunus’a göre danismend, ilim ögrenen, henüz daha hamdir. Fakîh –h harfi düsmüstür faki derler– fikih bilen insan demektir. Sonra sôfî, tarikat erbabi… Girmis tarikata ama, girmek bitimek demek degil ki… Nerde okuyorsun?.. Falanca fakültede… Daha bitirmemis, dur bakalim!… Ön kapidan mi çikacak, arka kapidan mi çikacak; diplomayi hangi dereceden alacak, ne olacak belli degil… Ona da çatar zaman zaman… ”Ey sôfî, sen söyle diyorsun, böyle diyorsun…” diye ona da çatar Yunus’umuz…

Sevdigi insanlar ârif insanlardir, irfan ehli insanlardir, ma’rifet ehli insanlaridr. Tevâzua çok önem verir, ahlâk-i hamîdeye çok deger verir. ”Insanin ahlâki güzel olmadiktan sonra, sagi solu yikip yaktiktan sonra, kalb kirdiktan sonra kiymeti olmaz!” diye söyler siirlerinde…

Ve en yüksek makam da, asiklik makamidir. Asik niçin asiktir?.. Müsahede makamina erdigi için asiktir. Yâni, Allah-u Teâlâ Hazretleri’ni müsahede zevkine, makamina, rütbesine ulasmis oldugu için, o güzelliin karsisinda mesttir. Gözü ne cennet görür, ne hûri görür, ne baska mevkî makam görür. O ask ile, her yaptigi isi Allah rizasi için yapar. Ve dâimâ Allah’in rizasini gözetir.

Söyledigi sözler dogrudur, katiliyorum. Seriatin ahkâmi konusunda titizligini vurgulamak isterim.

Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi ulûm-u ser’iyyeye, dînî bilgilere kuvvetli bir sekilde âsinâ eylesin… Dinini bilen müslümanlar olalim; bir… Tasavvufî terbiye edidigimiz iç egitimini, vicdan egitimini, nefis terbiyesi islemini görmüs olalim!.. Sivriliklerden, sertliklerden, çirkinliklerden, ahlâkî zaaflardan içimizi yikamis, temizlemis olalim; iki…

Allah-u teâlâ Hazretleri bize ma’rifetini ihsân eylesin… Irfan ehli eylesin… Gözümüze müsâhedeyi nasib eylesin, gönlümüze askini, muhabbetini ihsan eylesin… Sevdigi razi oldugu kullar olarak, onu seven kullar olarak, her yaptigi isi Allah askina yaparak yasamayi nasib eylesin… Huzuruna da sevdigi razi oldugu bir kul olarak varmayi nasib eylesin… Iki cihanda azîz ve bahtiyar olun… Hepinizin dualarini beklerim… Hepinize sevgilerimi, saygilarimi arz ederim…

(30. 10. 1994 – Çesme / IZMIR Konferanstan bir bölüm.)

Sponsor Bağlantılar

Bir önceki yazımız olan Hacı Bektaşı Veli Kısaca Hayatı Başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.


Etiket: yunus emre kimdir, yunus emre kim, yunus kimdir, yunusemre kim

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Scroll To Top